KARANLIKTA HIÇ BIR SEY KALMASIN!
Yeni Nüklear Silahlara HAYIR... Yeni Nükleer Hedeflere HAYIR... Nükleer Savas Için Yeni Gerekçelere HAYIR... Nükleer Testlere HAYIR...
Yildiz Savaslarina HAYIR... Uzayin Silahlandirilmasina HAYIR...
Her Çesit Silah Üretimine, Savas ve Savas Kültürüne HAYIR...
Yeryüzümüz henüz bir tane... Onu tahriplerimiz sonucu yok edersek, baska nereye gidecegiz?

Bir Kurbaga Kadin Öyküsü

Bir Müzede Bir Gün

m. Çevik ARIKAN

Bir varmış, bir yokmuş.  Evvel zaman içinde kalbur saman içinde deve tellal iken, pire berber iken, ben Emine Nene'min beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir kurbağa kadın ile bir de kızı varmış.  Bu kurbağa kadın yaşlandıkça duygulanır, duygulandıkça da sanatla ilgilenir olmuş.  Yine bir gün duygulanmış.  Kızımla hoşça vakit geçireyim, onu alıp bir müzeye gideyim demiş.  Göreceklerini de merak etmiş.  Kızına şöyle demiş:  Kızım, canım kuzum haydi birlikte felekten bir gün çalalım ve başbaşa olalım şu müzede neler var bulalım. 

Gitmişler. Hava soğuk mu soğukmuş.  Kendilerini o büyük müze binasına zor atmışlar. 

Kurbağa kadın yeşil mi yeşil, genç kızı da kırmızı mı kırmızıymış.  İşte ilk gördükleri heykel belirmiş.  Bir atın üzerinde atı sadece bacakları ile dizginleyen cesur bir adam.  Ellerini havaya, gökyüzüne doğru kaldırmış, sanki yaşadığına şükreder gibi.  Atını sürmüyor da, iyi ya da kötü, ama onurlu yaşanmış bir hayatı öylece orada sonsuza kadar sürdürmeyi temsil ediyor.  Heykelin heykeltraşı ile ilgilenmiyoruz nedense.  O atın üzerindeki cesur insan kalıyor aklımızda.  İşte kapıda ana kız bilet kuyruğunda birde ne görelim, bir başka heykel daha!  Bu defa mutlu mu mutlu bir kadın heykeli!  Ne mi yapıyor?  Tek başına öylece vücudunun bütün çıplaklığı ve güzelliği ile halay sekiyor.  Elinde ne mi tutuyor?  Tek başına bir eliyle bir bebeği kavramış.  Böyle neşeyle halay sektiğine göre kendi bebeği olmalı.Yanılıyorum işte! Tabii ki kadın tek başına değil, bebeği ile beraber halay sekiyor.  Öbür elinde de ne mi tutuyor?  Ona doğru uzanan bebeğine gösterdiği üzümleri tutuyor.  Sanırım harman zamanının sevinci bebek sevincine eklenmiş.  Bu kadın heykeli hem genç hem de güzel.  Hem yiyeceği var, hem de bebeği.  Daha ne ister hayattan?  Elbette halay çekecek ve mutluluğunu bu büyük binanın giriş kapısında anıtlaştıracak. 

Kurbağa kadın yeşil mi yeşil, kırmızı mı kırmızı kızına, kuzusuna bakmış ve işte demiş :  Kadın!  Ne güzel!

Kurbağa kadın bilet kuyruğunda beklerken beklerken, diğer kadın heykellerini  de görmüş.  Çocuğunu emzirenini, düşünceli düşünceli ayakta duran ve elinde bir bıçak olan, ama bıçağı birbirine kavuşturduğu kolları ile yan tarafında saklamaya çalışır gibi tutanını, şuh bir eda ile oturanını.  Hepsi de sahiciymiş.

Derken biletlerini almışlar ve içeriye adımlarını atmışlar.  Birden bire galerilerde kaybolmuşlar.  Nubian'dan Mısır'a, Çin'den Japonya'ya, eski Yunan'dan Avrupa ve Eski İslam sanatlarına  uzanıvermiş, yüzyıldan yüz yıla geçivermişler.  İnsanın nelerle uğraştığına şaşıra gelmişler.  Neden eski Mısırlılar ölüleri ile bu kadar çok uğraştılar ki?  Neden timsah yavrularının, kedi ve köpeklerinin bile mumyalarını yaptılar ki? Peki onca hiyeroglif yazısına çizisine ne demeli?  Ya tonlarca ağırlıktaki bu yazılı duvarları gemilere yükleyip müzeye koyanlara ne buyurulur?  Onca emek!  Kurbağa kadının hiç aklı almamış ama bakmaya da doyamamış ve düşünmüş:  Bu müzede birbirinden farklı kültürler nasıl da yan yana bütün dehşetleri ve güzellikleri ile durabiliyorlar.  Hiçbirisi diğerine üstün değil.  Hepsi kendilerine ait yerlerinde haşmetli!  Koridorlarla bağlanmışlar.  Bir dünyadan başka bir dünyaya geçer gibi oluyor insan. 

Derken derken yeşil kurbağa kadın ile kırmızı kızı başka dünyalara dalıp gitmişler. 

Resim resim, heykel heykel doğanın güzelliklerini sergileyen, insanı ve hayatı anlamaya ve anlatmaya çalışan bütün yaratıcı insanlara birer birer rastlamışlar, onlarla anlaşmışlar.  Önce akıllarında renkler ve anlamlar kalmış, sonra isimler.  Akıllarında renk ve anlam olarak kalan isimler bir sonraki resimlerde ve heykellerde isim olarak gelmeye başlamış akıllarına.  İşte Van Gogh'lar, işte Monet'ler, işte Renoir'lar!  Renoir'dan, dans eden mutlu kadın, kadının kırmızı şapkası ve utangaç tebessümü geriye kalmış.  İnsan eli, güzeli, hayatı  sevdimi duramıyor o güzelliği kendince sergilemeye!  Bu bambaşka bir aşk olmalı diye düşünmüş kurbağa kadın.  Çünkü gördüğü bir başka güzel kadın resmi de sadece kömür karası ile çizilmiş bir tül ile örtülü bir kadın yüzüymüş.  Bir kadın yüzü gerçeğinden bile ancak bu kadar güzel, canlı ve ölümsüz olabilirmiş. Kurbağa kadın bu resme 'güzele bakmak sevaptır' diyerek üç defa gidip gelip bakmış.  Kurbağa kadın prenses kızkardeşinin ve eşinin en sevdiği renkleri bulan Cezanne'nin resimlerini de bulmuş müzede.  Cezanne'nin karısının yüzünü ve elbisesinin çizgilerini anlamsız bulmuş ama, koltuğun kırmızısına bayılmış.  Cezanne'nin kendi yüzünü çok muzip bulmuş ama daha çok küf yeşili arka rengi sevmiş.  Dominik Amca'nın suratı ise bütün renklerle, canlı ve sağlıklı, daha çok da dost bir gülümsemeyle kalmış akıllarında. Yeşil mi yeşil kurbağa kadın ve kırmızı mı kırmızı kızı bir başka galeriye gelmişler.  Duvarları okyanusların dalgaları ve denizlerin mavileri doldurmuş.  Bir balıkçı yakaladığı balıkla beraber dalgalara yakalanmış ve sisler içinde kalmış.  Bu resimde tüyleri korku ile ürpermiş kurbağa kadının. Ya balıkçı kurtulamaz ise, ya onun yolunu bekleyen eşi, çocukları varsa?  Doğa ne kadar da haşin!  Yaşam ne kadar da zor şu balıkçılara!  Dev dalgalar, sisler arasında! 

Kurbağa kadının kırmızı mı kırmızı kızı İznik çinilerinden Çin porselenlerine İslam minyatürlerinden el yazması Incil örneklerine; benzerlikler bula bula bakmış da bakmış.  Daha çok da 'lütfen oturun' yazılı sandalyelere bir oturup bir kalkmış.

Yeşil mi yeşil kurbağa kadın, kırmızı mı kırmızı kuzusuyla işte böyle dolaşmış bir müzede bir gün!  Yorulmuşlar ama renkleri, düşünceleri, anlamları arayıp bitirememişler. Yine gelelim, yine görelim demişler.  Kendi dünyalarına geri dönmüşler. İçlerinde yeni renkler, yeni anlamlar, bir yaşama sevinci ve umutlarla dolu, birbirlerine sevgili!  Analı kuzulu!  O gün asıl bu beraberlikle güzelmiş. 


Meltem Çevik Arıkan,
27 Subat 2001

   
Bu sayi Nükleer Tehlike'ye karsi ortak bir bilinc olusturmaya ve de
Amerika'da "
Islam"a karsi olusmus onyargilarin azaltilmasina ithaf edilmistir.
ISIK BINYILI e-dergisi - The Light Millennium, Inc., bunyesinde
kamu yararina yayinclik ilkesiyle 17 Temmuz 2001 tarihinde
New York'ta kuruldu.

Kurucu Baskan: Bircan Ünver

ISIK BINYILI: AMAC

"ISIK BINYILI'NIN OZ'Ü SIZLERSINIZ..."
Global Baris Hareketine EVET, Birbirimizi Anlamaya ve Sevmeye EVET, Yüce Insanlik Için EVET, Biricik Yeryüzünü Korumaya EVET,
Daha Iyi Yarinlar Için Büyük Düslere EVET, Global Pozitif Bir Enerjinin Olusmasina EVET, Global Seffaflikla Iç Dünyamiz ve Düsüncelerimizi Aydinlatmaya EVET...
ISIK BINYILI ile ilgili medya bülteni ve kültürel etkinliklerle ilgili duyurulari almak istiyorsaniz,
lütfen bize yaziniz . Iletisim> contact@lightmillennium.org

Yazili ve gorsel ürünlerinizi YAYIN ILKELERIMIZ çerçevesinde,
yayinlanmak üzere dilediginiz zaman gonderebilirsiniz...
ILETISIM

TÜRKÇE
ANASAYFA

YAYIN
ILKELERI

@ ISIK BINYILI e-dergisi Bircan ÜNVER tarafindan tasarlanmis ve üretilmistir.
9ncu Sayi. Yaz - 2002, New York.
URL: http://www.lightmillennium.org
ISIK BINYILI platformunun düsünsel ürünlerinizle devamini sagladiginiz ve ziyaretiniz için çok tesekkur ediyoruz.
ISIK BINYILI, Mac platformunda uretilmistir.