KARANLIKTA HIÇ BIR SEY KALMASIN!
Yeni Nüklear Silahlara HAYIR... Yeni Nükleer Hedeflere HAYIR... Nükleer Savas Için Yeni Gerekçelere HAYIR... Nükleer Testlere HAYIR...
Yildiz Savaslarina HAYIR... Uzayin Silahlandirilmasina HAYIR...
Her Çesit Silah Üretimine, Savas ve Savas Kültürüne HAYIR...
Yeryüzümüz henüz bir tane... Onu tahriplerimiz sonucu yok edersek, baska nereye gidecegiz?

"Bir Gün Günes Sana da Dogacak"

One day the sun will shine on you...

Pinar SENEL

Sabrinin sonuna geliyordu. Onu yok etmeye azmetmis günes altinda derisinin gitgide kavruldugundan daha önemli geldi ona, artik dayanacak gücünün kalmadigini anlamasi. Dayanma gücünün daha fazlasini reddetmek istedigini anlamasi, daha dogrusu. Kaderimde bir denizanasi gibi ölmek varmis, dedi.  Müstehzi, gülümsedi. Ayaklari yetmiyorsa simdi onu kurtarmaya, ne farki vardi bir denizanasindan. Denizanalarini sevmezdi.

Her ölümün bildik bir hikayesi vardi. Bölümleri özenle unutulmus bir film, ölmek üzereyken serit haline geliyor ve gözlerin önünden akip gidiyordu.  Öyle diyorlardi. Filmin yandigi yerde ölüm basliyordu. Ölmek için yanmak gerek. Seritin bitmesi yetmez, basa sarilabilir belki diye.  Kendi Cinema Paradiso'su yanarken filminin en güzel parçalarini kocaman duvarlara yansitacaklar miydi acaba? 

Gözlerini kapadı. Yok. Bekledi. Gelmiyor. İlk defa filmin başlaması için ıslık çalanlardan olmayacak. Kendini yokladı. Evet, ölmek üzere. Hayır, daha değil.   

Her şey anlamsızlaşıyor işte. Evin kirasını veremediği için evsahibinin -sırf bir toprağa sahip diye- kızması yersiz şu ölümlü dünyada. Dernek toplantısındaki o hararetli tartışmalar boşuna! Sevgiliyle edilen  kavgaların üst başlığı değilse bile alt başlıkları üç gün geçmeden unutulurken, şimdi topu birden bir keçiboynuzu. Her şey buraya kadar ve burada bir şey yok. Demek böyle bir şeymiş ölüm. Konuşmak istese ses çıkmayacak. Buğulanıyor gözleri. İçi kıyılıyor. Neredeyse çakır keyiflik gibi bu güneş sarhoşluğu.

Ölümün aydınlatıcı yüzü ile tanışırken bu yüzün güneş suretinde gelmesi canını sıkıyor.  Herkes gibi yatağında ölmek isterdi o da. Her neyse... Her oyun gibi güzeldi aslında bu film fikri de. Kim bulduysa! Ölümün kıyısına gidip geri dönenlerden duyulan bir şeydi aslında. Şimdi... -vaktinden önce yapılan her işin gerçek vaktini ebediyyen yitirdiğini biliyor- hayatının film şeridini kendisi akıtsa, ölümü atlatabilir mi acaba? Şeytanın tılsımını tersine çevirse.

Çocukluğuyla başlaması şart. Zaman içinde bir ileri bir geri atlayan bir anlatımı şu an kıvıramayacak gibi çünkü. Hem hep öyle olur (muş) zaten. Ta en baştan. Yap-boz-yap. Yapıboz. Yeniden kur.  Şimdilerde, bu en zoru diyorlar. En başından başlayacak işte. Evet:  Her oğlan gibi top'tu en sevdiği. Annesi ile bu konuda pek çok kavgası olmuştu. Hantallığına annesinin yapacak bir şeyi yoktu. O yüzden bundan pek söz etmezdi kadıncağız. Zaten ailece oldum olası yavaştılar; değişmek için umut da yoktu. Onlara bakanlar hızlı olmak için onlarca sebebi olduğunu sansalar da durum yakından bakıldığında farklıydı. O onlarca istek hamlesi arasında dengeli bir uyum sağlamaya çalışmak dünyanın en zor işiydi, bunu kimse bilemezdi. Annesi de çok iyi biliyordu bunları ama hiç değilse teklememesi için, başının etini yiyordu. Bu, çoğu yerde yaşamsaldı. 

Annesiyle yaptığı kavgaların önemli bir bölümü bu top belası yüzündendi. Onun topla birlikte yuvarlanması, annesine göre dünyadaki en tehlikeli ikinci şeydi! Ölebilirdi! Annesinin cehaleti ile uzun süre yıprandı. Babasını hiç tanımamıştı.  Tanıyabilmeyi isterdi. En çok da babasının kendi türünden bir adam olup olmadığını merak ettiği için. Babası, annesinin söylediği gibi bir adam olamazdı. Başka biri olmalıydı o. "Annesine kızan her çocuk böyle söyler"  diyordu annesi, biraz gülerek, biraz öfkeli.  Annesini çıldırtmak için kendisine hayli büyük gelen o topuklu ayakkabıları giydiğinde  -ne yazık ki- annesi tek kelime etmez, çıldırmak ne kelime, sevgiyle bakar, ayakkasılarını ertesi gün daha üst rafa kaldırmak olurdu tek yaptığı. Komşunun kızı aynı şeyi yaptığında kıkırdayan anneler, sıra kendisine gelince neden böyle davranıyorlardı, uzun süre anlamadı.

Anne'nin  -biraz okumuşluğu vardı aslında-  onun hayatında tuttuğu yerin ne kadar büyük olduğunu anlaması için otuzlu yaşlarına gelmesi gerekti. Ama ondan önce  zaten bütün anneler gibi onun da haklı olduğunu, top oynarken bacağını kırdığında anlamıştı ilk gençliğinde. Bu, ucuz bir kurtuluş sayılırdı.

Güneş... acımasızca kollarını daraltıyor. Daha çabuk olmalı. Zamandizinsel bir anımsayış, yaşamının bu son noktasında, kendini bulduğunu iddia edeceği yaşam bilgisine ulaştıramayacak onu.  Hızlanmalı.  Ölümün kum saati, ayaklarından akan.  Bu çöle nerden çıktı! Bu kadar basitmiş... bu kadar basit mi... yaşarken birden ölüvermek. Eh, kafasına saksı düşüp ölenler de var. Tekerlerin altında ezilenler. İki karış suda yüzdüğünü sanıp boğulanlar. Kendisinin hiç değilse bir şansı var, filmini kurguluyor parça parça, adım adım.

Hayatı boyunca çok parçalı şeylerin nasıl işlediğiyle ilgilendi hep. Bir kol saatinin, bir otomobilin, bir insanın, bir kentin, bir ülkenin... Trenler ise özel ilgi alanıydı. Trenleri yapıları itibariyle kendisine benzetirdi. Bir trenin içindeyken, aksak ritmli bu makinenin müziğindeki armoninin kırılma noktalarında, kendi hayatındaki dönüm noktalarının adını koymaya çalışırdı.  İnsan yapısı olan pek çok şey gibi bu da şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Çünkü hayat, bir trenin gece müziğinden daha karmaşıktı.  Zaten canlılarla diğer canlılar arasında olduğu gibi, canlılarla cansızlar arasında karşılaştırma yapmak insanların yaratıcı hayalgüçlerini çalıştırmak için başvurdukları ilk yöntemdi. Kendisi de bu tren meselesine aynı yanılgıya düşüyordu.

Okulda öğrendiği "dünyanın düzeni tektir, görünüş biçimleri farklıdır" fikrini çok makul bulmuştu önce. Böyle bakmak bütün acıları tek merkezli çemberlerin çapında aynı hizaya koyuyor; geriye, birbirine benzemez şeyleri birbiri türünden dönüştürmeye kalıyordu her şey. Üç bilinmeyenli denklemi çözmek için üçüncü bilinmeyeni ikinciye benzetmek gerekir. Zavallı üçüncü  -genellikle de "z"-. 

Okulda daha sonra öğrendiği "gerçeğin tek olmadığı" fikri can sıkıcı da olsa aslında daha işlevseldi. Özgürlük denen bir kavramı taşıyordu karnında zıp-zıp.  O zaman çoktan trenden inmiş, fen bilimlerinden sosyal bilimlere geçmiş ve felsefe okumaya başlamıştı. Geriye, gerçekleri ayırt etmek kalıyordu.

Tam o sırada  "görünen gerçeğine karşılık gelmez her zaman" fikri çıkmıştı karşısına. Bununla kafayı bozan Hamlet, Hamlet'le kafayı bozan kendisiyken ister istemez en çok tuttuğu özlü düşünce bu olmuştu. Geriye, görünen / gerçek sapmalarını bulmak kalıyordu. Bütün gözleriyle çevresini izlemeye koyuldu. Bütün deneylerinden şu sonuca vardı ki yaptığı ile söylediği; savunduğu ile temsil ettiği arasında fark olmayan birine rastlamak çok zordu.  Öte yandan bir panzehir gibi içini sarıyordu, her şeyin ve herkesin lâyığını bulduğu, yani gösterilenlerin gerçekler olduğu fikri. Zaten ilkine de bu yolla ulaşılmamış mıydı? Bütün insan yapısı işler gibi karmaşık, karmaşıktı. Neden uğraşıyorsa!

Güneş..... bu çölde... yapayalnız. Ölümün de böylesi. Son isteği olarak bir parça su istiyor. Su.  

Herkesin deli gibi koşturmaya mecbur olduğu bu dünyada o, dinginliği  -biraz yapısal  da olsa-  seçmişti ve fakat kimse onu anlamıyor, bu dünyadan olmamakla suçluyorlardı. Doğru değildi bu,  o da bir dünyalıydı işte! Bi kere öyle deli gibi koşturmaya mecbur değillerdi, bunu onlar seçiyorlardı, isteseler, daha az devinerek çırpınarak yuvarlanarak daha çok şey yapabilirlerdi. Kendisi gibi. Zaten en büyük filozoflar da yalnız ve farklı, öfkeli ve duygusal değiller miydi? Onun değerini, bu sıcağın altında kavrulduktan sonra anlarlardı belki. Yok canım, daha çok gülerlerdi. Bu cehennem sıcağı günde her şeye rağmen "doğal yaşamı koruma girişimi" toplantısı için yola dökülmüş olduğunu takdir etmezlerdi de, buna bir intihar gözüyle bakarlardı. Eh, şimdi tepesindeki güneşin ışık hızında ve tonlarca ağırlıktaki yüküne bakılırsa, haksız sayılmamaları gerekirdi. Gideceği yere hiçbir araç çalışmıyordu bu havada ve çooook yürümesi gerekiyordu. Kaplumbağamı korusaydım keşke diye düşündü. Ama o da kendisi gibi yavaştı. Hem pek haz etmemişti zaten ondan da. Her seferinde homur homur! Sesinden ritm tuttuğu trenlerini özledi.  Bir tren kadar hızlı olabilseydi şimdi, bu güneşin altından kaçıp kurtulabilseydi... annesi haklıydı. Haklıydı.  Bu kimsesiz çölde, herkesin evinde ölümü savuşturduğu bu cehennem günde ne demeye dışarı çıkmıştı sanki.  Her yer sıcak tatilindeyken, felaketi tanımamak, onunla savaşmak için en iyi yol gibi gelmişti sanki. Doğal yaşamı koruma girişimindeki o kelaynağın lafıydı galiba bu da. Eh, felaket kellik olarak gelince onu tanımazlıktan gelmeyip de ne yapacaksın. Ona uyanda kabahat.  Biraz sonra film yanacak, cennet sineması tutuşacak ya, hepsi boşuna. Boşuna.

Son dakikalarını daha felsefi şeyler düşünerek geçirmeliydi. Her film görkemli bir final ister. O finale giden kurguyu biraz daha sıkı tutmak lâzım. Düşün... düşün.... Düşünürken, öyle dalıp gitmişken ayak altında olmamalıydı. (Ama bunu şu an anımsaması yersiz. Şu an zaten yolun ortasında, umutsuzca kimsesiz.) İnsanlar, ayak altında dolaşan felsefecilerden  hoşlanmazdı.  Buna rağmen karşısına geçip ona öğretmen olma hakkını bulan herkesin ilk söylediği de "antenlerini açık tutacaksın" olurdu. Bu lafı hiç sevmezdi. Antenlerin açık olmaması ihtimali var mıydı sanki! (Biraz sonra tamamen kapanacak olması dışında.) Anten denen şey öyle ya da böyle herkeste uyanıktı aslında. Değil mi ki yaşamı sürdürmek gerekiyor. Bunun fazlası neden gereksindi? Bu ihtiras nerden geliyordu? Bunu yaşadıkça öğrenmeye başlamıştı gerçi ama antenlerini daha dik tutmak konusunda hiçbir zaman istekli olmadı. Bir yaşlı gibi konuşuyordu. Gençliğini bile geride bırakmadığı bu öğle saatinde hayatını geride bırakmaya hazırlanırken neden bu kadar farklı olduğunu düşündü. (Aslında itiraf etmeli, farklı olanları da pek sevmezdi.)

Çocukken,  küçük bir kız onunla tanışmak istemişti bir gün. Bütün girişken kız çocukları gibi  onun da kendisini inciteceğini görebiliyordu. Ama içi de gitmiyor değildi o lüle saçlara, o yeşil gözlere, pamuk parmaklara, fırfır eteklere. Onun gibi olmayı istemek bir yana, evet, incinmek istiyordu. Çünkü... birisi ona değer versin istiyordu. Bu çirkin görünüşüne, alışılmadık renkteki kahverengi tenine, küçücük suratıyle tezat koca bedenine rağmen doğrudan kendisine ilgi gösteren bu küçük kıza her şeyini vermek istiyordu. Küçük kız kendisine yaklaşırken, onu hayata, bu topraklara bağlayan onlarca sebep uykusundan uyanmış, hareket geçmiş, titriyorlardı. Sevinçten zıplasa n'olurdu. Ketumluğundan beklenmeyen böyle bir çılgınlık yapsa, dünyanın sonu mu gelirdi.  Fakat bütün kız anneleri gibi küçük kızın annesi de böyle bir çirkinliğe koşan kızının kolundan çoktan tutmuş onu aksi yöne çekiştirmeye başlamıştı bile.  "Bak sana kuşları göstereceğim" diyordu.  Kızın ona uzanan eli, ona bakan gözleri havada asılı kalmış, iki tanecik minik tombul bacağıyla, yarım adımlarla annesinin yanında sürükleniyordu. Başlamadan bitmişti her şey. Kuşları hiç sevmemişti. Dünyalıydı dünyalı olmasına ama, doğal yaşamı da korumak istiyordu ama, hareket serbestileri ile bütün dikkatleri üzerine çekerek başka canlıların ilgilenilme hakkını gasp eden bu yaratıkları sonsuzca yüceltecek kadar değil. Kuşlar gibi özgür, uçmak- mış! Hıh! Uçuyor ama nereye ?

Off! Ayakkaplarından birini çıkardı. Belki işe yarardı. Son nefes de çıkana kadar umut bitmiyordu besbelli. Topraktan yükselen sıcak dalga, güneşten gelen akımla birleşti. Herkes, herşey ona karşıydı işte. Öteki pabucunu da çıkardı buna rağmen, inadına. Ölmek işe yarıyordu galiba. Şimdiye dek hiç yapmadığı şeyleri yapıyordu çünkü. Çıplak ayak yürümek gibi.  Birisi gece yarısı çıplak ayak yürümesini istemişti ondan, yapmamıştı. Şişe kırıkları falan. Yürümeyi kabul eden diğer arkadaşı ilginç bir deneyim olduğunu söylemişti.

Ona bir yıl gibi gelen on dakikadan sonra,  koyuluğunu uzaktan bir serap gibi gördüğü geniş çimenliğe ulaştı. Gideceği yere az kalmıştı ama onun tâkati yoktu artık.  Çimler neredeyse üç boy kadar uzamıştı. Yok yok sıcaktan halüsinasyon görüyor olmalıydı. Çimlerin bu kadar uzadığını ne duymuş,  ne de tanık olmuştu.  Ne de bir masalda rastlamıştı. Alice bile, harikalar ülkesi denen o şiddet gezegeninde bir büyüyüp bir küçülürken başı çimlerle derde hiç girmemişti. Gulliver, Kırmızı Başlıklı Kız, Hansel ile Gretel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler... bu filme kendisine uygun masalsı bir final bulamayacaktı. 

Bir pabucunu daha çıkradı. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bir tane... güneş beynini kaynatmıştı sonunda. Yoksa asla çırılçıplak kalana değin soyunmazdı. Sonuna kadar gidecekti. Yaşamın ucuna kadar gitmeden ölümün kıyısına gelirse yazık olurdu. Bir tane, bir tane daha...... Üç aşağı beş yukarı. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp...

Şu güneş tutulsa olmaz mı?

Çimlerin kendisi için sakladığı ılık buğuyu, ayaklarından başlayarak beyninin ölmek isteyen kıvrımlarına ulaştırdı. Bir top... bir top olsaydı şimdi.  Ama topsuz da tıpkı eski günlerdeki gibi yuvarlanabilirdi. Hem böylece ona çimlerin armağan ettiği bu son hayat suyunu ebediyyen içinde saklayabilirdi. Kıvranıyordu artık. Son bi gayret. Yuvarlanamaksızın, öylece kalakaldı, dengesini bulmuş bir ağır top gibi.

Sonra pat pat ona koşan bir çift  ayak sesi duydu. Kaskatı kesilmişti. Karnına soktuğu başını çıkarıp bakamıyordu gelene. Nefesine bakılırsa  -sık ve sesliydi-  bu bir çocuktu. Çocuk annesine seslenince anladı; o küçük kız çocuğuydu bu. Gözünü arkada bırakarak kendisini terk etmek zorunda kalan. Onun şimdiye kadar çoktan büyümüş olması gerekirdi. Ölmek üzere olan bilincinin onu son oyunuydu bu. İşte, lüle saçlı tombul bacaklı masal'ı, ayağına gelmişti. Teşekkürler tanrım.  

Bedeni şiddetle sarsıldı. Canı yandı. Küçük kız bedenini dürtüklüyordu, bir kütükle. Hayal mi bu kâbus mu? Yuvarlandı. Durdu. Bir darbe daha. Yarım yuvarlandı, durdu. Bir dokunuş daha. Hafifçe kıpırdandı, durdu. Daha tok bir ayak sesi geldi kızın peşinden.

- Anne bak!
- Elini pis şeylere sürme demedim mi ben sana! Bırak o dalı bakiym.
- Anne bu ne?
- Hı? Bakayım.

Kadının sıcak soluğunu ensesinde duydu.

- Kırkayak galiba. Evet evet, kırkayak. 
- Dünkü kırkayak mı?
- Bilmem.
- Hani, ayakları nerde?
- Kurumuş zavallı, sıcaktan. Kavrulmuş. 
- Hı?
-Ölmüş, diyorum. Hadi gidelim, hava çok sıcak. Başımıza güneş geçecek.

Gördüğü son şey, küçük kafanın gittikçe büyüyerek üzerine düşen gölgesi; duyduğu son ses onun göğsünden çıkan sık ve sesli soluklar oldu. Sarı bir saç teli başının üstüne düştü, kıvrıldı. Yakışmış mıydı acaba kendisine, bunu görmek isterdi. İstediği bir şey olmuştu işte şu hayatta, yolun sonunda da olsa. Teşekkürler tanrım.

 

Odama Girmeyin, Radyo Gençlik Programi
Yapimci: Pinar Senel
http://www.odamagirmeyin.net
E-mail: pinarxsenel@hotmail.com

   
Bu sayi Nükleer Tehlike'ye karsi ortak bir bilinc olusturmaya ve de
Amerika'da "
Islam"a karsi olusmus onyargilarin azaltilmasina ithaf edilmistir.
ISIK BINYILI e-dergisi - The Light Millennium, Inc., bunyesinde
kamu yararina yayinclik ilkesiyle 17 Temmuz 2001 tarihinde
New York'ta kuruldu.

Kurucu Baskan: Bircan Ünver

ISIK BINYILI: AMAC

"ISIK BINYILI'NIN OZ'Ü SIZLERSINIZ..."
Global Baris Hareketine EVET, Birbirimizi Anlamaya ve Sevmeye EVET, Yüce Insanlik Için EVET, Biricik Yeryüzünü Korumaya EVET,
Daha Iyi Yarinlar Için Büyük Düslere EVET, Global Pozitif Bir Enerjinin Olusmasina EVET, Global Seffaflikla Iç Dünyamiz ve Düsüncelerimizi Aydinlatmaya EVET...
ISIK BINYILI ile ilgili medya bülteni ve kültürel etkinliklerle ilgili duyurulari almak istiyorsaniz,
lütfen bize yaziniz . Iletisim> contact@lightmillennium.org

Yazili ve gorsel ürünlerinizi YAYIN ILKELERIMIZ çerçevesinde,
yayinlanmak üzere dilediginiz zaman gonderebilirsiniz...
ILETISIM

TÜRKÇE
ANASAYFA

YAYIN
ILKELERI

@ ISIK BINYILI e-dergisi Bircan ÜNVER tarafindan tasarlanmis ve üretilmistir.
9ncu Sayi. Yaz - 2002, New York.
URL: http://www.lightmillennium.org
ISIK BINYILI platformunun düsünsel ürünlerinizle devamini sagladiginiz ve ziyaretiniz için çok tesekkur ediyoruz.
ISIK BINYILI, Mac platformunda uretilmistir.